Yazdır

20 Yıl Var, Bin Asra Değer

Yazar: Aksiyon Tarih: . Kategori 2006 Haberleri

Oy:  / 0
En KötüEn İyi 

Zaman gazetesinin ilk Genel Yayın Yönetmeni Fehmi Koru, gazetenin birinci sene-i devriyesi vesilesiyle yazdığı başyazıda "Gazeteler için bir yıl önemli bir zaman süresi değil. 30–40 yıldır çıkan gazeteler bile kendilerini genç kabul ediyorlar. Onlarla karşılaştırıldığında Zaman, henüz dişleri çıkmakta olan bir bebek mesabesinde." diyordu. Aradan yıllar geçti. Ankara'da Rüzgârlı Sokak'ta on iki sayfalık siyah beyaz bir gazete olarak yayın hayatına başlayan Zaman, Türkiye'nin başat gazetesi oldu. Koru'nun o gün belirttiği gibi hâlâ genç bir gazete Zaman. Ancak gençliğine rağmen nice hayatlar, nice hatıralar sığdırdı yirmi yıllık yayın tarihine.

Elde yeterince bilgi varsa, bir insanın hayatında bile sokaklarında gezilen bir şehir gibi seyahat edilebilir. Söz konusu olan hayat yazılarıyla, fotoğraflarıyla, haber dosyalarıyla belgelenmiş onlarca, yüzlerce 'Zaman mimarı'nın hayatı olunca, ışıl ışıl bir İstanbul olur gezilecek bu hayat; şehirlerin çiçeği olur. Rüzgârlı Sokak'ta başlayan, Cağaloğlu'nda hafif konaklayan, Yenibosna'nın tozlu çamurlu ama sevecen Kalender Sokak'ına yıllarını gömen, nihayet sokaklardan bir caddeye çıkıp A. Taner Kışlalı Caddesi'ndeki modern binada biten bir 'Zaman Tüneli'yle gezilir bu şehirde. Bir de rehberleriniz gazetede yirmi yılını doldurmuş 'hafızalar' ve zaman zaman yayın yönetmenliği gibi görevlerde bulunmuş 'büyükler' ise, keyfine doyum olmaz bir gezi olur bu.

Yalan Haber Dosyaları

Bu yolculuğun ideal rehberlerinden biri Zaman gazetesinde daha planlama aşamasında çalışmaya başlamış olan Hasan Sutay. Gazetenin neredeyse her kademesinde görev yapmış olan Hasan Ağabey, Tamer Korkmaz'la birlikte katılmış Zaman ekibine. Fehmi Koru'nun onları siyasilere gönderip, gazete hakkında görüş sordurduğu günleri hatırlıyor: "Basın kartı yok, gazete kimliği yok, elimizde bir taslak nüsha yok. Hüsamettin Cindoruk'a gittim; 'Görmediğim gazete hakkında ne diyeyim kardeşim?' dedi bana. Fehmi Koru, 'Gidin Meclis Kütüphanesi'nde araştırma yapın' diyor. Biz sade vatandaş gibi girip kütüphanede dolaşıyorduk."

Ankara günlerinin şahitlerinden biri de daha ilk günden gazetenin dış haberleriyle ilgilenmiş olan Fikret Ertan. Ertan gazetenin Babıâli gazeteciliğine bir alternatif oluşturma ve Ankara'da çıkan bir ulusal gazete olma kararına dikkat çekiyor. Bu 'farklı olma' düşüncesinin Zaman'ı çıkaran kadroların yetişme tarzıyla, mensup oldukları kültür ve gelenekle alakalı olduğunu söylüyor Fikret Ağabey. "Biz o zamanların Türkiye'sine kıyasla dünya ile daha fazla ilgilenen bir ekiptik. Türkiye'yi Türkiye dışında da görmek istiyorduk ve büyük bir iştiyakla sarıldık bu işe. Küçük Türkiye'yi Türkiye'ye anlatmak değil, Büyük Türkiye'yi dünyaya anlatmak arzusuyla çalıştık." diye hatırlıyor o günleri. "Bizim atalarımız böyle geniş ufuklu insanlardı. Biz gazetede arada kaybolan yılları telafi etmek davasındaydık. Bu anlamda gazeteciliği sadece bir haber alma ve yapma mekanizması olarak görmedik. Her yazılan şeyin bir yansıması olacağını, Türkiye adına, dinimiz adına bir yansıması olacağını biliyorduk."

Fikret Ertan, Zaman'ın Türk basınına kazandırdığı ilk kavramlardan birinin 'yalan haber' olduğunu vurguluyor. Gazete daha yayın hayatının ilk ayında bir yalan haber dosyasını taşımış manşete. 26 Kasım 1986'da Denizli'deki bir Kur'an kursunda yaşanan intihar vakasının diğer basının iddia ettiği gibi kursla alakası olmadığını ortaya koymuş Zaman. Bundan sonra da 'yalan haber' yapan gazetelerin korkulu rüyası olmuş.

'Günde On Sayfa Tashih Ediyordum'

Gazetecilikte gösterdiği başarısına karşın Ankara günleri oldukça zorlu geçmiş gazetenin. Hasan Sutay bir taraftan gazetecilik hakkındaki bilgi ve tecrübe eksikliğini, diğer taraftan dağıtım sisteminin İstanbul merkezli kurgulanmış olmasının getirdiği problemleri hatırlıyor: "Polatlı gazetesi dahi İstanbul'dan geliyordu. Ankara basıyor, toplu hâlde İstanbul'a gönderiyor ve oradan tekrar merkezlere dağıtılıyor. Hele hele kış şartlarındaki sıkıntıları tahmin edin. Uçak kalkmaz, baskı yetişmez." Dağıtım ve habere ulaşma sıkıntıları, ekip sıkıntısıyla birleşince sonunda Ankara merkezlilikten vazgeçer ekip. 1987 Ekim'inde İstanbul'a gelinir ve Cağaloğlu'na yerleşilir. Yılın son günlerinde de Yenibosna'da Kalender Sokak'taki iki katlı bir binaya geçilir.

Zaman'ın Ankara'dan İstanbul'a taşınışı en çok gazetenin genç ekonomi muhabiri Fikri Türkel'i sevindirmiş. Yeni evli ve çocuk bekleyen Fikri Ağabey, Haziran ayında Ankara'da başladığı gazetecilik serüveninde esaslı bir gurbet hissiyatı yaşar. Üç ay sonra doğum haberiyle döndüğü İstanbul'da 'Gazete de geliyor, Ankara'ya gitmeye gerek kalmadı' haberiyle ikinci bir müjde alır. Fikri Ağabey hukuk mezunu olduğu için gazetedeki asıl işi, yazıların 'dönemin yasal engellerine' takılmayacak şekle sokulmasıdır.

Zaman'ın ilk kadrolarında yer alan ve yayın yönetmenliğine kadar yükselen Mahmut Çebi de Ankara'dan İstanbul'a taşınanlardan. Askerde olduğu için gazetenin kuruluş günlerinde bulunamayan Çebi, İstanbul'a yerleşme günlerinin yükünü taşımak zorunda kalmış. Fehmi Koru'nun ekibiyle birlikte gazeteden ayrılmasından sonra adam yokluğundan redaksiyona başlayan Çebi, gazetenin İstanbul'a taşındığı ve Mehmet Şevket Eygi'nin yayın yönetmenliği yaptığı günleri hatırlıyor: "Eygi Hoca tashih servisi kurmayı unuttuğu için sayfalar tashihsiz gidiyordu. Kimse bu göreve talip olmayınca tashih servisine geçtim. Tek başıma günde on sayfa okuyordum."

Eygili yıllar gazetenin büyük beklentilere karşın ancak küçük başarılar gösterebildiği yıllardır. Diğer taraftan Yenibosna'daki iki katlı bina beklenileni veremez. Mahmut Çebi şimdi Cihan Haber Ajansı'nın kullandığı binanın eski bir tamirhane olduğunu hatırlıyor. Bina neyse ne, civarı tam bir bataklıktır. Dizlere kadar çamur içinde dolaşmak Zaman'a ulaşabilmenin ön şartıdır neredeyse. Gazeteye on parmak daktilo kullandığı için dizgici olarak giren Ali Akdeniz, Ankara'daki ofisin eşyalarını Alaattin Kaya'nın kamyonetiyle İstanbul'a aktardıkları günü anımsıyor: "1987'nin son günü, yılbaşı yani. Kalender'e girdik ama her tarafı çamur. Kalmaya yer lâzım. Bekçi arkadaştan rica ettik, neresi olursa olsun, bu çamura girmeyelim diye. Olmadı. Karanlıkta düştük yola. Hiçbir tarafı görmeden yürüyoruz sokakta ama, yumuşak bir yere bastığımız belli."

Yer olmadığı için gazetenin binasında yatılıp kalkıldığı günleri de hatırlıyor Halil İbrahim Ekiz. O, genellikle Abdullah Aymaz Ağabey'in odasında bir köşeye kıvrılırmış. Sonraları Yenibosna civarında Perili Köşk diye bilinen eski, müstakil bir eve taşınmışlar. Kimler kalmamış ki bu evde; Mahmud Çebi, Tamer Korkmaz, Nuh Gönültaş, Selahattin Karakış, Hasan Sutay, Yücel Ergüneş, Sadullah Amasyalı ve Sebahattin Çelebi. Mahmut Çebi bir ara personelin kaldığı bir evin kapanması sonucu bu evde 16 kişi kaldıklarını bile anımsıyor.

İmkânsızlık sadece çalışanların derdi değildir o zamanlar. Şevket Eygi'nin ayrılmasından sonra gazetenin genel yayın yönetmenliğini üstlenen Hüseyin Gökçe'nin hatıraları balık istifi sıkıntı dolu. Gökçe baskının rica minnet Son Havadis'in matbaasında yapıldığı, ekibiyle birlikte 18-20 saat çalışmak durumunda kaldığı o yılları hasretle anıyor şimdi: "Manşet, manşet altı yorumlar, pikaj, montaj, tashih dâhil birçok işle uğraşıyorduk. İşi bilen az, sermaye sınırlı. Dizgi dışında bilgisayar yoktu. Dar imkânlar içinde maddiyatın çoğunluğunu kâğıda yatırıyorduk."

Özal'lı Günler Başkaydı

Eleman sıkıntısını para sıkıntısının, onu da kâğıt bulma derdinin bastırdığı yıllardır o yıllar. Gazetenin bir kamyoneti, bir de Anadol marka aracı vardır. Bu arada gazeteciliğin gerekleri ile dinî hassasiyetler arasında bocalamalar geçirir ekip. Gökçe futbol sayfasını devreye sokar. Ama fotoğraflarda futbolcuların bacaklarının görünmesine direnen hassas ruhlu insanlarla çalışmaktadır. "Benim arkamı dönmemi fırsat bilen mübarek arkadaşlar vardı. Hemen keserlerdi fotoğrafları. Bir ara Benazir Butto'nun üç sütuna fotosunu koyduk. Daha öncesinde tek sütundan büyük kadın fotosu yok. Bunu ciddi sorun yaptı bazı okurlarımız… Oysa danıştığım büyüklerimiz daha yapıcı yaklaşıyordu bu meselelere." sözleriyle yad ediyor o günleri Gökçe.

Seksenli yılların sonları… Gazete olanca imkânsızlığa rağmen açılım üzerine açılım yapmaktadır. Halit Esendir gazetenin taşra bürolarının kurulması ve koordinasyonunu üstlenir. Medeni cesareti dillere destan bir gazetecidir Halit Ağabey. Devlet erkânıyla ilişkilerde yeni açılımlar getirir. Kendisi anlatıyor: "Rahmetli Turgut Özal'ın Yıldız Sarayı'nda verdiği bir yemekti. Özal'ın yanında Cem Karaca vardı. Gazetenin taşra baskısı elimdeydi. O gün Vehip Sinan, Özal'ı Naim Süleymanoğlu'na benzetmiş, enflasyonu da haltere. Bunu Özal'a göstermek fırsatım oldu. Sonra bir ara Semra Özal'la Cem Karaca'nın konuşmalarını duydum. Semra Hanım "Sen havaalanına gel, VIP'te konuşalım." diyordu. Ben de VIP'te bekledim. Özal bana ses çıkarmadı. Cem Karaca'yla onun Türkiye'de yasaklı oluşu ile ilgili konuşmaya başladılar. Ertesi gün gazeteye geldim. Yanımdaki arkadaşlara anlatıyorum yaşadıklarımı, ama bir anı şeklinde. Orada bir haber olduğunun farkında bile değilim. Ben bitirince bir arkadaş "Bu manşet!" diye havaya sıçradı. Ertesi gün Cem Karaca'nın Özal'la VIP'te görüştüğü manşetiyle çıktı gazete. O gün gazetecilik adına çok şey öğrendim."

Gazete için bu Özal'lı günler gerçekten başkadır. Turgut Özal özellikle yurtdışındaki açılımdan memnundur ve gazetenin fahri muhabiri gibi çalışır. Bulgaristan Devlet Başkanı'na gazetenin bu ülkedeki baskısını hediye eder ve gazeteye sahip çıkılmasını ister. Hatta Zaman çalışanları ile alakalı olarak "Bu insanları dikkatle izleyin, gelecekte söz sahibi olacaklar. Türkiye'nin kurtuluşu bu insanlardadır." dediği bile vakidir.

Zaman'ın dünyaya açıldığı ve kendi matbaasını alıp kadrosunu genişlettiği yıllar bu yıllardır. Genel Müdürlüğü iş yönetiminden anlayan İlhan İşbilen yüklenir. Abdullah Aymaz Ağabey'in başkanlığında, Halit Esendir'in koordinatörlüğünde gazete Orta Asya'ya açılır bu dönemde.

Arşiv, Gazetenin Amel Defteridir

Gazetenin atak üzerine atak yaptığı yılları en iyi takip eden isimlerden biri şüphesiz Hüseyin Gülle. 1988 Kasım'ında ekibe katılan Gülle, eleman sıkıntısından muhabirliğin yanı sıra arşivciliği de yüklenir. İşe Cağaloğlu'ndaki tüm gazeteleri gezip, arşivlerini incelemekle başlayan Hüseyin Gülle Ağabey de maddi sıkıntıların arşiv oluşturmayı ne kadar zor kıldığını hatırlıyor. İmkânsızlıkları aşabilmek için basın protokolü çerçevesinde bine yakın gazete ve dergiye başvurarak onların yayınlarını takip etmek istediklerini bildirir. Birden 400'e yakın süreli yayın gelmeye başlar arşive. Anadolu'dan birçok Zaman sevdalısı da arşivi arayarak, 'Elimde birtakım evrak, arşiv, kitap var. Almak ister misiniz?' diye sorarmış o günlerde.

Gülle 90'lı yılların başında gazetenin Kalender Sokak'taki iki katlı binaya sığamadığını, binaya yeni katların eklendiği günlerde de iki yıl boyunca esaslı sıkıntı çekildiğini hatırlıyor. "O kadar soğuk olurdu ki battaniyelerle çalıştığımız zamanı hatırlarım." diyor Gülle. Ama dualarıyla, tavsiyeleriyle, hep gazetenin yanında olan Fethullah Gülen Hocaefendi'nin bir ziyareti ısıtmaya yetmiş binayı. O ziyaretin ekibe nasıl moral depoladığını dün gibi anımsıyor Hüseyin Gülle Ağabey.

Doksanlı yıllar basının bilgisayar teknolojisiyle, internetle tanıştığı yıllardır. Ali Akdeniz teknik altyapıdaki dönüşümün Zaman'ı nasıl büyüttüğünü hatırlıyor. "O dönem tüm basın camiasında teknik servisin ağırlığı vardı. Patrona kızıp işi bırakanlar olurdu. Bilgisayarlaşma teknik ekibin önemini azalttı. İşleri hızlandırdı. Naci Tosun Bey döneminde bilgisayara dönüş hız kazanmıştı. Efsane gibi bir hikâyesi vardı bunun. Denirdi ki Naci Bey'e bir bürokrat gazetedeki hataları gösterip 'Böyle mi gazete çıkartıyorsunuz?' demiş. Naci Bey çok içerlemiş buna. Böylelikle alındı yeni bilgisayarlar. Bir de gece servisi kuruldu. Ben de o tarihten bu yana gece ekibindeyim. Bence bizim esas gazeteciliğimiz bu tarihten sonra başladı."

Yılın Sporcusu Ödülleri

Güreşle ilgili yaptığı bir haberden sonra gazetenin yeni açılan spor sayfasına geçen Halil İbrahim Ekiz, Mehmet Atalay'ın Zaman'a gelip 'spor ödülleri'ni başlatmasının gazetenin önünü açtığını söylüyor. Arka arkaya üç defa şampiyon olan Beşiktaş'ın ilk ödül törenine takım hâlinde katılması çok sevindirmiş Ekiz'i. Fenerbahçe'nin ödül törenlerine mesafeli durmasından da muzdarip biraz. O yıllardan bir hatırasında gazetecilikte ilkeli duruşun spor muhabirleri için dahi ne kadar önemli olduğunun ipuçlarını veriyor Ekiz: "Adnan Polat ile bir röportaj yapmıştık. Bazı kısımların yayımlanmamasını istemişti. Ertesi gün haber çıkınca aradı ve teşekkür etti, sözümüzü tuttuğumuz için. Sonraları bir basın toplantısında Polat gazetecilerden şikâyetini dile getiriyordu. Dediler, 'Hiç mi dürüst gazeteci, doğru gazete yok?' 'Evet bir tane var.' dedi. Sonra da 'Salona İbrahim burada mısın diye seslendi?' Buradayım, deyince de, 'İşte doğru gazete Zaman ve dürüst gazeteci İbrahim' dedi."

1993 yılı sonbaharında gazetenin yayın yönetmenliğini üstlenen Mustafa Başarı da açılımların heyecanını yaşamış isimlerden. Yönetimi döneminde gazetenin şimdiki binasının bulunduğu arazinin alınışını, matbaanın modernizasyonunu, renk ayrım cihazlarının teminini ve tabii Zaman'ın Türkiye'nin internetteki ilk gazetesi oluşunu önemli atılımlar olarak görüyor. Ama en değer verdiği açılım Aksiyon dergisinin çıkarılması. Derginin hazırlık çalışmalarının iki yıl sürmesi beklenirken, fedakâr bir kadroyla bu işi iki aya sıkıştırdıklarını hatırlıyor.

Dünya Gazetesine Dönüşüm

Aksiyon bu ilk yıllarında ileride Zaman gazetesinin yönetici kadrolarına yerleşecek kişilerin bir tür 'idman ocağı'dır. Hasan Sutay ayrıldığı gazeteye Aksiyon vesilesiyle döner. Mahmut Çebi derginin yazı işleri müdürlüğünü yapar. Fikri Türkel ara ara terk ettiği ekonomi yazılarını Aksiyon'da canlandırır. Mustafa Ünal, Bülent Korucu, Mehmet Kamış, Nihal Bengisu Karaca, Abdülhamid Bilici, Erhan Başyurt gibi köşe yazarlarını da Aksiyon yetiştirecektir takip eden yıllarda.

Başarı'lı yıllar Zaman'ın kamuoyu anketleriyle Türkiye'yi salladığı yıllardır aynı zamanda. Bülent Korucu'nun başkanlığındaki anket ekibi seçim sonuçlarını % 95'e varan bir başarıyla tahmin eder. Bu ve benzeri başarılar gazetenin günlük tirajının 400 bini aşmasını sağlar o günlerde. PKK terörünün zirveye tırmandığı ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da ulusal gazetelerin dağıtımının tehditlerle durdurulduğu bir dönemde Zaman yöredeki dağıtımı devam ettiren tek gazete olarak da gösterir kararlılığını.

90'lı yılların ikinci yarısına Hüseyin Gülerce'nin yönetiminde girer Zaman gazetesi. Onun yıllarında geleceğin gazetesini çıkaracaklarına inanılan Tamer Korkmaz, Ekrem Dumanlı, Eyüp Can ve Nuh Gönültaş gibi isimler yabancı dil eğitimi almak üzere yurtdışına gönderilirler. 1996 yılı gazetenin yurtdışına muhabir göndermeye başladığı yıldır aynı zamanda. Washington, Moskova, Brüksel, Kahire ve Kudüs belirlenen beş merkezdir. Gülerce ile birlikte yayın yönetmenliğini yürüten Abdullah Aymaz Ağabey o günlerde yurtdışına yapılan yatırımı yorumlarken, "Dünya çapında bir gazete olmak istiyorduk. Dünyanın birçok yerinde Zaman'ı İngilizce olarak çıkarmak hedefimizdi. Henüz buna muvafık olmuş değiliz." diyor ufku göstererek. Diğerleriyle birlikte o güne kadar yanında yayın koordinatörü olarak çalışan Ekrem Dumanlı'nın yurtdışına gönderilmesini ise, "Kabiliyetli ve kapasiteli bir arkadaşımızdı. Amerika'da gazetecilik eğitimi alması ve daha sonra gazetenin başına getirilmesi uygun oldu. Sonraki gelişmeler de bu tayinin isabetli olduğunu gösteriyor." diye yorumluyor.

O güne kadar her şeyi siyah beyaz çıkan gazete 1996 Aralık ayında kırmızı logoyla çıkmaya başlar. Ancak gazetenin dışa açılımı Türkiye'nin açılımı ile birlikte yürümektedir. 28 Şubat 1997'de başlayan süreç Türk basınının tümü gibi Zaman'ı da sıkıntıya sokar. O günleri yaşayan Gülerce, gazetenin takip ettiği denge politikası sayesinde çizgisinden taviz vermeden yayımlanmaya devam ettiğini söylüyor: "Şunu bütün gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki 28 Şubat döneminde hiçbir makamdan bir uyarı almadık, baskı görmedik. Diğer gazeteler manşet değiştiriyorlardı. Zaman böyle bir şey yaşamadı."

Gülerce bu yıllarda takip edilen 'yapıcı yayın politikası'nın örneklerini Zaman'la paralel çizgide yayın yapan milliyetçi muhafazakâr gazetelerin manşete taşıdığı ve infiale sebep olabilecek haberleri iç sayfalarda görmek, başörtüsü sorununun gündemi işgal etmemesi için uğraşmak ve Taksim'e cami istekleri gibi provokatif taleplerin takipçisi olmamak olarak veriyor. Gazi olaylarında Fethullah Gülen Hocaefendi'nin "Ben de Alevi'yim" şeklindeki beyanını son sayfadan yedi sütun olarak görmelerini de hatırlatıyor Gülerce. Sonradan devlet büyüklerinden bu yayının bir Alevi-Sünni çatışmasını önlediği yönünde yorumlar işittiğini de ekleyerek.

Gümbür Gümbür Yayın Yönetmenliğine

Zaman camiasının espri kabiliyetiyle hatırladığı Mahmut Çebi, 'Benim yayın yönetmenliğine gelişim gümbür gümbür oldu' derken 17 Ağustos 1999 depremine atıfta bulunuyor. "Sefaköy'de oturuyordum. 17 Ağustos sabahı göreve başlamayabilirdik. Bizim oturduğumuz yerin yanındaki apartmanlar çöktü. Yayın yönetmenliği görevine o gün başladım."

2000'li yıllar Türkiye'nin hem 28 Şubat sürecinden hem de ekonomiyi sarsan devalüasyon krizlerinden kurtulmaya başladığı yıllardır. Zaman da bu yıllarda atak üzerine atak yapmaya başlar. Habercilikte başarıları olarak Mc Carty Yasası denilen ispiyonlama yasasıyla yapılan mücadeleyi, YÖK ile Fatih Üniversitesi çekişmesini hatırlıyor Çebi.

2001 yılı Ağustos'unda Türkiye Zaman'ın yayın yönetmenliğinden ayrılıp Avrupa Zaman'ın yayın yönetmenliğine getirilir Mahmut Çebi. Ekrem Dumanlı, Çebi'nin hem selefi hem halefi olur. Yıllar önce yayın koordinatörlüğünü Çebi'ye bırakarak gittiği ABD'den Çebi'den yayın yönetmenliğini devralmak üzere geri döner.

Dumanlı, Zaman gazetesinin 1986'dan bu yana yaşadığı ve hep hatırlanagelen sancılı günlerin aynı zamanda şifayâb ürünleri ortaya koyan günler olduğunu vurguluyor. O, bir gazete için hiç de uzun bir süre olmayan geçmiş yirmi yılla değil, gelecek yirmi yılla meşgul olmayı tercih ediyor: "Türkiye gibi gündemin sürekli değiştiği ve sıcak gündem üzerinden kavgaların verildiği bir ülkede 20 yıl büyük bir tecrübe hâline geliyor. Zaman, 20 yıllık tecrübeyi sağlıklı bir yolculuk olarak görüyor ve gelinen noktada kendine önemli bir hedef seçiyor: Referans gazete olmak, haberde derinliğe, analizde inceliğe ulaşmak. Öyle inanıyorum ki Zaman'ın önündeki 20 yıl, geçen 20 yılın çok ötesinde bir başarı grafiğine dönüşecek. İçerden bir gözle rahatlıkla diyebilirim ki, kendi içinde bir okul, bir ekol gibi çalışan Zaman, geleceğin gazeteciliğine bambaşka bir renk, bambaşka bir tat katacaktır. Teknolojik değişimin rüzgârını da arkasına alan genç kadrolar, Türkiye'nin medya dalında uluslararası marka oluşturma başarısına imza atacak. Bunu boş bir hayal, iyi niyetli bir temenni olarak söylemiyorum. 20 yıllık gazetecilik macerasının meyveye duran ışıltıları ufka bu gerçeği koyu harflerle yazıyor." (Kerim Balcı, Behram Kılıç, Sedat Gülmez)

Îtizâr

Bu dosyayı hazırlarken Zaman'a emeği geçenlerin hiçbirini dışarıda bırakmama kaygısına saplanırsak, koca bir kitap yazmamız gerektiğini biliyorduk. Birilerini hatırlamak, hatırlanmayanlara saygısızlık olarak görülecekse, 'Biz insanların değil, Zaman'ın hikâyesini yazdık' deyip, adı burada görülmeyen kahramanların affına sığınıyoruz. Jenerikte isimleri hiç görülmeyen, ancak dualarıyla, koşuşturmalarıyla, tavsiyeleriyle Zaman ekibini hiç yalnız bırakmayan iki ismi, şimdi ebedi vuslata kavuşmuş merhum Hacı Kemal Erimez Ağabey'i ve muvakkat gurbetteki Fethullah Gülen Hocaefendi'yi yâd etmememiz ise onların bir an olsun akıllardan çıkmamış olmalarıyla alakalıdır. Zaman'da çalıştıkları yıllarda hayatlarını kaybeden 'görev şehitlerimiz' Ülkü Odabaş, Yaşar Güneş, Ömer Erturgut, Rahmi Akman, Bayram Değerli, Hidayet Demir, Hüseyin Gergin ve Kamil Kocapınar da dualarımızda hep var olacaklar.

Zaman 'Rüzgâr Gibi' Geçti

Agâh Efendi Sokağı, Uçar Han, Kat: 2 Ulus-Rüzgârlı… Rüzgârlı Sokak diye anılsa da Agâh Efendi Sokağı'ydı asıl adı. Dar yolları, köşe başı şarapçıları, köhne binaları ve başkentte medyanın konuşlandığı yer olarak nam saldı. Başınızı nereye çevirirseniz çevirin, bir gazetenin haber merkezi ya da matbaası karşınıza çıkardı o zamanlar. Hürriyet, Milliyet, Güneş, Günaydın, Ulus ve Barış gibi dönemin en önemli gazetelerine beşiklik etti bu sokak. İstanbul'un Babıâli'si neyse Agâh Efendi Sokağı da o idi Ankaralılar için. Agâh Efendi 1860'ta Türkiye'nin ilk özel gazetesi Tercüman-ı Ahval'i çıkaran kişiydi. İsmiyle müsemmaydı sokak hâsılı.

Tarihler 3 Kasım 1986'yı gösterdiğinde Agâh Efendi Zaman Gazetesi ile tanıştı. Aynı binada, Zaman'ın üst katında yayın hayatına atılan Yeni Haber 49 gün yayınlandıktan sonra kapanır. Fehmi Koru, Hayati Kalaycı, Fikret Ertan, İzzet Çal, Fikri Türkel, Tamer Korkmaz, Nabi Avcı, Nedim Yalçın, Ali Ünal, Mustafa Okyay, Zekai Özçınar, Hayri Kıratlıoğlu ve daha kimler kimler geçer bu sokaktan. Gazetenin ilk foto muhabirlerinden olan Ali Ünal, Zaman'ın o dönemde merkezi Ankara olup, ulusal yayın yapan tek gazete olduğunun altını çiziyor. Gazetelerin ne diye bu sokağa yoğunlaştığını yorumlarken de "Birinci ve İkinci Meclis'in burada olması, devlet konuk evine yakınlığı ve elçiliklerin Ulus civarında bulunması hasebiyle gazeteler burada bulunmasa işte o zaman tuhaflık olurdu." diyor.

1989'dan beri Zaman gazetesinde çalışan ve bugün Ankara matbaasının müdürlüğünü yürüten Mustafa Okyay Rüzgârlı'daki Zaman'ı "Tirajı düşük; ama etkisi büyük bir gazete" olarak tanımlıyor. O dönemde gazetede çalışan hiç kimsenin mesai mefhumu olmadığına dikkat çeken Okyay, yeni muhabirlere "Hedefiniz mesaiyi değil işi bitirmek olsun" tavsiyesinde bulunuyor. "Rüzgârlı demek benim için imkânsızlık demekti" diyerek o günleri yad eden Okyay devam ediyor: "Fakat her şeye rağmen Rüzgârlı'daki samimiyet hiçbir yerde yoktu. Küçük bir oda içinde yazarı, çizeri, sayfa sekreteri, muhabiri, çaycısı bile çok samimiydi."

Rüzgârlı'nın hemen her çilesini yaşamış isimlerden biri de Zekai Özçınar. Ajanstan gelen haberleri 'takla attırıp' yayımlanmasını sağlayınca duyduğu sevinci hatırlıyor dün gibi. Bir de gazetedeki ilk günlerde yaşadığı fotoğrafçılık tecrübesini: "Filmleri genelde kasete kendimiz sarıyorduk. Daha hesaplıydı böylesi. Zevkli olduğu kadar riskli işti. Çekilmiş kareler kâğıda yansırken beyazın hâkimiyetini siyaha bırakmaya başladığı anlar görülmeye değerdi."

Çankaya yokuşunda diğer gazetelerin muhabirleri arabalarıyla gelirken kendilerinin nasıl üşüdüğünü, gazete erken baskıya girdiği için faksla haber geçme telaşını, belediye otobüsleriyle habere gidip gelmeleri, rakamla 2 yazılı tabelası hâlâ gözünün önünden gitmeyen Yenimahalle otobüsünü beklediği günleri hatırlıyor Özçınar. Bir de yerinden oynatılması zor iri merdaneli daktilolarla haber yazmak için nasıl diğer muhabirlerle yarıştığını. Gazetenin birkaç sarı basın kartlı elemanının olduğu günlerde masa üzerinde duran bir kartı 'ulaşılması zor bir şeymiş' gibi seyrettiğini de.

Rüzgârlı'nın sonradan gelenlerinden biri de Hayri Kıratlıoğlu idi. Gazetede karanlık oda görevlisi olarak işe başlayan Kıratlıoğlu şimdi Ankara bürosunda arşiv sorumluluğunu yürütüyor. İstanbul'dan faksla gönderilen sayfaları birleştirme görevini yürüttüğü günlerde bir Ecevit haberini hem de aynı sayfaya iki defa yerleştirince yediği fırçayı hatırlıyor, tatlı tatlı gülümseyerek.

Rüzgârlı'nın anıları kuşkusuz bunlarla sınırlı değil. Sokaktaki tostçudan yükselen kokuyla gazete kâğıdının kokusu, polyester ve film baskılarıyla daktilo seslerinin birbirine karıştığı o günler, artık mazide hoş bir sadâ bırakarak basın tarihine mal oldu. (Nursel Dilek)